Kaçan Şey Kovalanır! Bir kedinin önüne ipi koy, bakmaz bile. Aynı ipi yerde sürükle, gözbebekleri büyür, kalçası titrer, atlar. İp değişmedi — hareketi değişti. Kaçan şeyi kovalamak öğrenilmiş bir davranış değil, milyonlarca yıllık bir refleks: canlı dünyada duran şey zaten senindir, kaçan şey ise ya avdır ya da bir daha ele geçmeyecek fırsat. Beyin bunu ayırt edecek kadar incelik göstermez, sadece "peşinden git" der. İnsan da bu mirasla geliyor. Zor beğenen insanı daha çok merak ederiz, cevap yazmayan mesajı daha çok düşünürüz, kapanmak üzere olan kapıdan geçmek için hızlanırız. Aynı refleksin ekonomik adı kıtlık. Altını değerli yapan şey kimyası değil — iletken diye seviyor olsaydık bakırı takardık boynumuza. Altın az çıkıyor, zor çıkıyor, çıkarılması pahalı. Değer taşın kendisinde değil, ona ulaşmanın zorluğunda birikiyor. Bunu fark eden herkes de aynı şeyi yapıyor: sınırlı sayıda üretim, üyeliğe kapalı liste, "son 3 koltuk" yazısı. Bazen kıtlık gerçektir, bazen uydurulmuştur; ilginç olan, beynin ikisini de aynı hızla yutması. Bol olan şeye değer biçmeyi beceremiyoruz. Bedava ve sınırsız olan her şey, tam da bu yüzden, değersiz hissettiriyor. Claude'un limitleri de tam buraya oturuyor. Sayaç dolduğunda konuşma yarıda kalıyor ve o an olmadık bir şey oluyor: ertesi güne ne soracağını planlamaya başlıyorsun. Soruyu daha iyi kuruyorsun, gereksiz muhabbeti kısıyorsun, cevabı daha dikkatli okuyorsun. Sınırsız olsaydı bu kadar düşünür müydün, emin değilim. Burada dürüst olmak lazım: bu limitler bir pazarlama numarası değil, arkasında gerçekten pahalı donanım var. Ama etkisi, numara olsaydı yaratacağı etkiyle neredeyse aynı.