Bir gün biri sana "Ne iş yapıyorsun?" diye soracak ve verecek bir cevabın olmayacak.
Bunu düşündüğünde içinde bir şey kıpırdıyorsa, korktuğun şey işsizlik değil. Korktuğun şey, kim olduğunu bilmemek.
Çünkü biz yıllardır kendimizi işimizle anlattık. Biriyle tanışırız, adını sorarız, hemen ardından da ne iş yaptığını. Cevaba göre ona bir yer açarız, sesimizin tonunu ayarlarız, gözümüzde bir yere koyarız. Dedelerimizin zamanında bu yeri soy belirlerdi. Bizim zamanımızda unvanlar belirliyor. Peki unvanların da anlamı kalmadığında?
Bu soruyu herkes "Yapay zekâ işimizi alacak mı?" diye soruyor. Bence yanlış soru. Asıl soru şu: İşimiz gittiğinde, geriye biz kalacak mıyız?
Tarihte çalışmadan yaşayan insanlar hep oldu. Aristokratlar, mirasyediler, emekliler. Ama onlar azdı ve işleri olmasa da bir yerleri vardı. Bu sefer öyle değil. Dalga önce beyaz yakalıların masasına vurdu. Sonra hastanelere, ardından robotlarla birlikte fabrikalara ulaşacak. Bu kez kimse kıyıda değil.
Ben yazılımcıyım. Yani bu dalganın ilk vurduğu yerdeyim. Bir gün ekrana baktım ve yazdığım kodun yarısını artık benim yazmadığımı fark ettim. O an bir karar verdim: biten tarafta değil, bitiren tarafta olacaktım. Ama o kararı verirken bir şeyi de gördüm. Bu kapı herkese açık değil. Yirmi yıldır aynı masada çalışan bir muhasebeci, bir gecede taraf değiştiremez. Ve dürüst olmak gerekirse, bugün bitiren tarafta olanların yarın da güvende olacağının hiçbir garantisi yok.
Belki ekonomiyi çözeriz. Makineler üretir, biz yaşarız. Ama çözsek bile asıl yara kapanmayacak.
Çünkü statü ortadan kalkmaz, sadece kılık değiştirir. Soydan mesleğe geçtik. Meslekten de "topluma ne kadar faydalısın" puanına geçebiliriz. Ve işin en karanlık tarafı şu: işi yapan makineler, insanın değerini ölçen de makineler olabilir.
Ama beni asıl korkutan başka bir şey.
Binlerce yıl boyunca bizi bir arada tutan şey sevgi değildi. Mecburiyetti. Tarlayı tek başına süremezdin, avı tek başına avlayamazdın, köprüyü tek başına kuramazdın. Birbirimize muhtaçtık ve bu muhtaçlık, farkında olmadan bizi birbirimize bağladı.
Şimdi o mecburiyet bitiyor. İşi bir makine yapıyor. Sohbeti bir makine ediyor. Yalnızlığı bile bir makine dolduruyor.
Birbirimize muhtaç olmadığımız bir dünyada, birbirimizi seçecek miyiz?
1997'de bir bilgisayar dünya satranç şampiyonunu yendi. Herkes satrancın öldüğünü ilan etti. Bugün satranç insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar çok oynanıyor. Çünkü ortaya çıktı ki biz satrancı kazanmak için oynamıyormuşuz. Oynamak için oynuyormuşuz. Everest'in zirvesine helikopterle çıkılabiliyor. İnsanlar hâlâ yürüyerek tırmanıyor.
Makineler bize sonucu verebilir. Ama yolu veremez.
Kendime sordum: hiçbir şey yapmak zorunda olmasam, sabah beni yataktan ne kaldırırdı? Cevap iki kelimeydi. Merak ve ailem. Bilinmeyenin peşine düşmek ve sevdiklerimin yanında olmak.
Ama bu ikisi kendiliğinden yaşamayacak. Mecburiyetin bittiği yerde geriye sadece seçtiklerimiz kalır. Ve bizden sonraki nesil, aileyi, dostluğu, birbirine dokunmayı bizden görmezse, hiç öğrenmeyecek.
Makineler işimizi alabilir.
Ama anlamımızı kaybedersek, onu bizden kimse almış olmayacak.
Biz bırakmış olacağız.
Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yap!

